12 Ekim 2009 Pazartesi

Ufuk

O günlerden bugünlere, yaşadıklarımı şöyle bir gözden geçirdim. Beni oturtmaya çalıştıkları temellere aykırı düşmüşüm. Onları reddetmişim. Yaptıklarım veya bana yapılanlar geçmişin çocukluklarına karışmış gitmiş. Beklentileri ters yüz etmişim. Umulmayan mecralara yönelmiş yollarım.

Okulu bitir diye gelmişler üzerime, okulu boşlamışım, çalış demişler, işi boşlamışım, sokağa çık demişler eve kapanmışım, akşam yemeğe gel demişler meyhanelerde kepenk indirmişim, komşunun kızı, doktorun kızı demişler, soluğu başka şehirlerde  almışım. Siyaset, politika demişler, fabrikalara inmişim, gizli buluşmalardan toplamışlar beni.

Akademi benim için soğuk, bulanık, zorlama ve dayatmacı bir süreçti. Üniversiteye girmek güzeldir. Uğraşmak, araştırmak, ispat etmek, çözmek, bulmak güzeldir. Ama hep anonim, soğuk bir uç vardır, o beni çekmiyordu yanına.

Kendi içime kaydım, dehlizlerde ışık aramak cazip geldi. Borges’in körlüğüne demir attım, kitaplara dadandım. Kafka’nın gecelerine imrendim, kalemleri olta yaptım. Lautrémount’a öykündüm, kimliğimin bileklerini kestim deniz uğultularında. Balıkçı’nın coşkusuna ortak oldum, dağlara, taşlara, göllere, sulara kanat açtım.

Bana rağmen atılan temelleri çökerttim tek tek.Yeniden ama daha dayanıksız –olsun-, daha ince ve kırılgan –olsun-, daha çocuk, daha vurdumduymaz, daha bireysel –olsun- temeller çıkacağım dedim.

Hala temelsiz olduğumu düşündürüyor yaptıklarım.

Ne denirse densin, ben yoktum oralarda. "Statu quo"  her şey değildir. Ters ve aykırı düşen her çaba, eylem veya düşünce, rafine edilmiş, sınırları çizilmiş her tür totaliterleştirilmiş düşünceye / inanca göre kendi değerini yeniden üretir, boşluklarını doldurur.

Bugün Nuriye ile karşılaştık. Fizik bölümünü bitirmiş. Bir dershanede “özel” öğretmenlik yapıyormuş. “Ziyarete gel” dedi.

Onunla karşılaşınca üniversitenin muhasebesini bir kez daha yaptım içimden. Akşama dek dükkanda çalıştım. Oraya buraya gittim, geldim. Bankalar, borçlar, ödemeler, muhasebeci derken uçup gitmişti üniversite günlerim aklımdan.

Akşam eve geldim.

Bir kaçıştaydım büyük şehirlerden. Eve sığınmıştım. Soğuk ve hiç kullanılmayan odayı vermişlerdi bana. Işığı bile neredeyse karanlıktı. Kocaman dolaplar, kocaman yatak, eski bir dikiş makinesi.

Ortada küçük bir boşluk. Misafir odasındaki takımın sehpasını yazı masası yapmıştım. Sırtımı yatağa dayıyordum. Ayaklarımı sehpanın altından uzatıyordum. Küçük radyoyu da açıp kitaplarıma, yazılarıma dönüyordum akşamları.

Yemek yedim ve her zamanki gibi odaya geçtim. Herkes televizyon seyrediyordu. “İcraatın İçinden – Turgut Özal”. Annem bir çay getirdi. Ben sigarayı yaktım. Yatağa ayaklarım yerde uzandım, belim kırılırcasına.

O sırada salonda bir şey düştü gürültüyle yere. İçeri gittim. Kafes düşmüştü. Sabahleyin “beni açın” diyen, akşam dokuz olduğunda “Beni örtün. Uyuyacağım” diyen sarı kanaryamız, Ufuk’un kafesi düşmüş yere. Kafesin asılı durduğu çivi çıkmış.

Ufuk öldü. Babamın ellerindeydi. Mutfağa geçtim. Biraz sonra annem ve Özgür geldiler mutfağa.

Özgür ağlıyordu. İçim içime sığmıyordu. Şu kadarcık kuştu. Bu kadar mı girer insanın içine, ruhuna. Bu kadar mı kök salar yüreğine. Soğuk sobanın soğuk mozaiğinin üzerine koydu annem Ufuk’u. Ayakları yana açık. Sırtı hafif yeşil, kuyruğu beyaz, karnı sapsarı, göğsünde koyu gri bir leke. Tepesinde kızıl bir iz var. Ufuk yatıyor sobanın dibinde. Bir varmış, bir yokmuş.

Düşler sardı geceyi. Her gece uzun bir öykü görüyorum ve anlatıyorum. Sabahları kalkınca hepsi aklımda. Maceralar, kaybolmalar, kazalar, yürümeyen araçlar, koştukça yavaşlamalar, durdukça uçmalar, boyunu geçmeyen sularda boğulmalar. Defineler. Ana dili gibi İngilizce konuşmalar, kırk yıllık şoförmüş gibi araba kullanmalar...

Bugün çok yoruldum ve yeni bir düş göreceğimi hiç sanmıyorum. Gece yarısı yattım ama uyuyamadım. Ufuk gelip çakılmıştı kafama. Oturdum onun resmini çizdim. Kafesinin kapısını açtım, Jacques Prevert'in "Mavi Kuş"unu özgür bıraktığı gibi.  Sonra yazdım. Kargacık burgacık düşüncelere benziyordu kargacık burgacık harfler. Kargacık burgacık bir hayatı kelimelere döküyordum,  kocaman bir Ufuk ötüyordu.

Hiç yorum yok:

Eski Videolar

Eski videolara bakarken tuhaf bir duyguya kapılıyorum. O karelerde, artık olmayan bir dünyanın içinden bana bakan bedenler var: Şuh kadınlar...