Not:
Aşağıdaki metin, sesten daha çok sesin yankıdır. “Görülmek” ile “var olmak” arasındaki yarılmayı anlamaya çalışırken, ışığın kendisinin mahkûmiyet olabileceğini söyler. İmgeler — güneş, kum, ayna — aynı zincirin halkalarıdır: Görmenin sınırları, kimliklerin dağılışı, kendi yansımasına kapılışı.
Cümlelerin içinde sessizlik kadar çığlık vardır; güneşin altında eriyen bilincin, ayın kumlarında dağılan benliğin ve karanlıkta kendi içine dönen aynanın öyküsüdür çığlık. Belki bir alegori, belki bir itiraf — belki sadece bir yankı.
Metnin okurdan beklediği, anlaması değil; bir anlığına kendi karanlığında parlayan ayna olma hissini fark etmesidir. O, açıklamak için değil, yansıtmak için yazılmıştır.
Ayna mahkumudur ışıksızlığın
Mahkûm güneşe, ayın kumu. Biri yakar, biri un ufak eder, çöle çevirir dağları.
Güneşin altında yanarken insan, çölün parlayan tozlarına gömülür geceleri. Işık, fazlası kör eder; yokluğunda karanlık büyür. Orada, o karanlıkta, ayna yansıtmaya çalışır — boşlukla inatlaşırken. Ayna mahkûmudur ışıksızlığın. Varoluşu, bir ışık kaynağı iledir. Ne kadar saydam, pürüzsüz ve saf olursa olsun, ışık olmadığında kendine çöker, boş bir yüzey olur ayna, fark edilmeyen.
İnsan aynaya benzer: Görülmek ister ama boştur; yansıtmak ister ama yansıtacak bir şeyi yoktur, nesnesiz ve öznesizdir.
Çölün kumu, güneşin ateşi ve aynanın sessizliği arasındaki denge kelimelerin içinden geçer. Biri ağırsa diğer eksilir; biri doğarsa öbürü ölür.
İnsan, böylece üç mahkûmiyetin arasında yaşamayı öğrenir. Bazen güneşte kendini kaybeder -erir, bazen ayın karanlık tarafında unutulur - bir hatıraya döner, bazen aynanın yüzünde kendi suretini görmeye çalışır -suretsiz. Işığın olmadığı yerde yüz yoktur ve yüzün olmadığı yerde ışık anlamsızdır.
Özgürlük ne güneşe ne çölün kumuna ait olmamak, kendi karanlığında parlamayı öğrenmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder