10 Aralık 2025 Çarşamba

Yalınlık üzerine...

Einstein’ın o meşhur sözüyle başlayalım:

“Her şey olabildiğince kolay olmalı, ama ‘basit’ değil.”

Bu cümle, yüzeyde bir “kolaylık” çağrısı gibi görünür ama aslında derin bir fark yaratır: Basitlik indirgemektir, oysa yalınlık özle temas etmektir. Yalınlık, bir şeyin “az” hâli değil, “gerçek” hâlidir. Fazlalıklardan arındırılmış, özüyle baş başa bırakılmış bir hakikat.

Mazeret Duvarı

Arkasına sinilen mazeretler, duvarlaştıkça yıkılması imkânsız surlardır: “Beni” ayırır, “öteki” diye. Hakikatten kaçışın yollarından biri mazeretlerdir. Kendimizi güvende hissetmenin yegâne sığınağı, ürettiğimiz mazeretlerin arkasına saklanmaktır. 

Kendime yazmak

Kişisel Önemlilikle Yüzleşme Üzerine

Yazmak, bir başkasına seslenmek değildir. Yazı, kendine dönmek, kendi içinden geçerek kendine ulaşmak içindir. Benim için yazmak, kelimeleri bir yere ulaştırma çabasından çok, düşüncelerin akmasına izin verme eylemidir. Elimle yazdığımda düşüncelerim ağırlaşır, olgunlaşır, şekil bulur. Klavyenin yüzeyinde ise her şey buharlaşır; parmakların hızı, zihnin hızını geçer, düşünceyle kelime arasındaki bağ kopar. Bu yüzden kalem, benim için bir araç değil, bir dosttur — bir aynadır.

Yazdıklarım başkaları için değil; yazı, bana aittir, benim içimden doğar ve bana döner.

Linz Rüyası – Bilgi Çağında Benlik

Beni almaya gelen bir limuzinle başladı rüyam. Sanki bir başkası adına çağrılmıştım; limuzine bindiğimde neden orada bulunduğumu bilmiyordum. Birileri sorular soruyordu, ben yanıtlıyordum ama kelimeler ağzımdan kendiliğinden çıkıyordu. Sonra konuştuklarımı duyuyordum.

Söyleşi ilerledikçe dünya bir fona dönüştü. Limuzinin camından baktığımda, artık Türkiye'de değil, Avusturya’daydım. Yoldaki tabelada  Linz yazıyordu — o şehir, sanki belleğimin unutulmuş bir parçasıydı. 

Etrafımda insanlar, her biri telefonlarına gömülmüş, görünmeyen bir ağda çalışıyordu. Herkes meşguldü, kimse birbirine bakmıyordu. 

Bir kasetin hikayesi

Walkman

Hüseyin’in İtalya’dan getirdiği Sony marka bir walkman, elimde tuttuğumda artık yalnızca bir kaset çalar değildi; heyecanlarıma kapı açan, bana verilmiş, bana ait olanın, hediye edilmişin gerçeklik  hissiydi. Yıl 1983 ya da 84 olmalı. Turuncu süngerli kulaklıkları, incecik ayarlanmayan kafa metal bandı ve pille çalışan küçük gövdesiyle, elimdeki cihaz aynı anda hem kırılgan hem mucizeydi.. Sesin taşınması radyodan sonra başka bir boyuta geçmişti. 


Kırtasiyeden aldığım iki küçük hoparlör, kulaklığı korumak için yapılmış bir tedbirden fazlasıydı. Kulaklıkla dinlemenin yıpranma korkusu bile walkmanın kıymetini gösteriyordu. Akşamları ofiste tek başıma kaldığımda hoparlörleri açar, kaseti yerleştirir, müziği çalışma masasına serperdim. Böylece ses yalnızca kulaklarıma değil, odanın duvarlarına sinerdi. Walkman, dört duvarıma yayılmış görünmez bir arkadaştı.


Daha önce ödünç alınmış, geri verilememiş, kaybolmuş küçük bir kasetçalarlar girmişti hayatıma. Mete’den aldığım kahverengi kasetçalar; yanında Fiddler on the Roof, Doris Day, Beatles kasetleri… Ama bir pazarlamacının ellerinde kaybolup gitmişti. İbrahim’in bozuk kasetçaları büroda birkaç anıma dahil olmuştu. Hep bir eksiklik, bir geçicilik vardı. Ama Hüseyin’in getirdiği walkman farklıydı: kalıcıydı, bana kazınmıştı.


İşte o gün, turuncu kulaklıklarını elime aldığımda anladım: artık müzik başkalarının değil, ayrıca benimdi. Yalnızlığımın eşlikçisi, gecelerimin bekçisi, penceremin dışındaki serçelerle paylaşabildiğim bir dost olmuştu.


Sahiplenilmiş mozaik


İnsanın mozaiği kendi iç parçalanmışlığının renkli izleridir. Her taş, bir eksikliğin yerine konur; her desen, bir yoksunluğun süsüdür.  Mozaikleşme arttıkça, sahip olma arzusu keskin bir açlığa dönüşür. Çünkü sahip olunmak istenen şey, çoğu zaman görülmek istenmeyen kendiliğin karanlık gölgesidir — ama gölge hiçbir zaman renk vermez.


Zorunluluklar, mozaiğin harcıdır. “Sahip olmalıyım” düşüncesiyle karılmış, karıştırılmış bir harç.  Bütünleştirmez; daha karmaşık bir hapishane yaratır. Her yeni zorunluluk, bir başka sınır çeker; yeni zorunlulukların çitlerini. Böylece benlik, biriktirdikçe eksilir; süslenir gibi görünürken silinir.

Oysa mozaiğin güzelliği, sahip olunduğunda değil, onu meydana getiren taşların arasındaki  boşluklarda saklıdır. Çünkü bir mozaiği mozaik yapan, renkli taşların değil, taşlar arasındaki boşlukta, renkler arasındaki hiçliktedir. Hal fark edildiğinde, sahip olmaktan değil, bırakmaktan doğan bir bütünlükle karşılaşılır.

Mozaikte, yalnızca renkler ve desenler değil, zorunlulukların tortusu gizlidir. Her taş, bir arzunun kabuklaşmış izi; her desen, bir niyetin kalıplaşmış halidir. İnsan, mozaik oldukça, kendi içindeki boşluğu taşlarla örter. Birer birer topladığı her taş, kendinden  daha uzaklaştırır onu.

Bir mozaik, tamamlandığında güzelliği değil, kapanışı ilan eder. Sahip olma, bir kapanıştır — akışın, olasılıksızlığın yokluğu. Oysa hayat, eksik kaldığı ölçüde canlıdır. Sahiplenilen şey, artık değişmez; dolayısıyla nefes alamaz.

Zorunluluklar böylece birikir: Sahip olunduğu için korunan, korunduğu için yeniden üretilmeyen bir düzen. Düzenin altından sessiz bir açlık akmaktadır. Çünkü bir mozaik, o ilk taşı yerleştiren arzunun ateşini geri getirecek gücü kaybeder her taş eklendikçe.

Belki insan, mozaikleri tamamlamak için değil, eksik bırakmak içindir. Eksiklik, nefesin alanındadır; sahiplenmek ise durdurmanın. İşte tam bu yüzden, sahip edinilmiş, satın alınmış her mozaikte gizli bir çürüme başlar: taşların arasında değil, onları tutan el çürür.

Bizans mozaikleri gibiyim — müzelerce sahiplenilmiş, sergilenen, ışığın altında parlayan ama artık kimseye ait olmayan. Her taşım bir çağdan kalmanın, iyileştirici duaların, yıkıcı korkuların izini taşır. Ben yaşanmıyorum; sadece seyredilenim. Parça parça kutsanmış, tamir edilmiş, korunmuş — ama yaşama karışamam, yasak. Sahiplenildim, nefessizim çünkü.

Mozaikte neler gizli?

Zorunlulukların birikintisi, inancın dayatılması, itaat, güzel olma, baki kalma ve bunların altında, sessizce köpüren zamansızlaşma. Çünkü ne kadar sahiplenilirse, o kadar eksilir insan. Her koruma, biraz daha cansızlaştırır; her övgü, biraz daha taşlaştırır.

Bir zamanlar bir ibadet mekânının duvarında titreşen o taşların karmaşası, rengarenkliği, şimdi müzede steril bir vitrinde. Gözler üzerinde, ama ruhlar çoktan göçmüş; bir kabuk. İşte ben öyleyim: sahiplenilmiş, dokunulmaz, korunan ama artık kendi akışı olmayan.

Belki sahiplenilmek, ölmenin en parıltılı biçimidir. Dışarıdan bütün, içeriden sessiz.

Sonunda anlıyorum: O mozaikte olmayan, yalnızca renkleri, taşları  birbirine bağlayan ruh değil — bağışlanan bir gülümsemenin yokluğudur.

Okuyana Not

Neredeyse yirmi yıl öncesiydi. Yazmak üzere temalar belirlemiş ve onları aforizma gibi yazmıştım. Yaklaşık otuz civarındaydı. Bir kısmını şiire çevirmiştim. Bir kısmını da numaralandırıp  dosyalamıştım.  Kendimi hazır hissettiğim herhangi bir zaman bazı  temaları metne çevirmiştim. 

İlk söylem aşağıdaki gibiydi:

Sahiplenilmiş mozaikte neler gizli? 
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.

"Sahiplenilmiş mozaik" tam oturmuyordu söylemek istediklerime. Güzeldi ama boştu.  Sonra metni biraz değiştirdim. Küçük bir değişiklik:

Sahip olunmak istenen mozaikte neler gizli? 
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
Metin yine eksik ve anlamsızdı. bir düzenleme daha yaptım metinde.

Bizans mozaikleri gibiyim müzelerce sahiplenilmiş, müzeleştirilmiş
O mozaikte neler gizli? 
Zorunluluklar birikintisi doyumsuzluklardan başka.
Yukarıdaki metin bir temanın çeşitlemelerinden çıktı.


Logical Song - Supertramp

Modern insanın kırılması yalnızca toplumsal baskıyla değil, Wilhelm Reich’in Geleceğin Çocuğunda anlattığı “zırhlaşma” süreciyle başlar: Çocuğun canlılığının, bedensel akışının, duygusal dürtülerinin bastırılmasıyla bedenin etrafında oluşan karakter zırhı, insanın ruhunu ve bedenini daha konuşmayı öğrenmeden katılaştıran bir hapishane olur. Zırh, spontane varoluşun, sezginin, yaratıcı enerjinin üstüne çöken kasılma ve donuklukla bir kalıp gibi çöker; birey henüz çocukken kendi canlılığını geri çekmeye zorlanır. 

Supertramp’ın The Logical Song’ındaki(*) masumiyet kırılması tam da bu noktada açılır: Zırhla kaplanmış beden, dış güçlerin “mantıklı”, “makul”, “uyumlu” yetişkin tasarımına boyun eğer. Pink Floyd’un Another Brick in ...  zırhın dış yüzeyidir. Çocuk yalnız psikolojik olarak değil, yapısal olarak kuşatılır, iç benliğinin boşaltıldığı bir role doğru içeriden oyulur, bir “form” olmaya zorlanır. Böylece insanın trajedisi derinleşir ve yaşam süresince karanlık / gölgede kalan olarak yaşanır. 

Ayna mahkumudur ışıksızlığın

Not:

Aşağıdaki metin, sesten daha çok sesin yankıdır. “Görülmek” ile “var olmak” arasındaki yarılmayı anlamaya çalışırken, ışığın kendisinin mahkûmiyet olabileceğini söyler.  İmgeler — güneş, kum, ayna — aynı zincirin halkalarıdır: Görmenin sınırları, kimliklerin dağılışı, kendi yansımasına kapılışı. 

Cümlelerin içinde sessizlik kadar çığlık vardır; güneşin altında eriyen bilincin, ayın kumlarında dağılan benliğin ve karanlıkta kendi içine dönen aynanın öyküsüdür çığlık. Belki bir alegori, belki bir itiraf — belki sadece bir yankı.

Metnin okurdan beklediği, anlaması değil; bir anlığına kendi karanlığında parlayan ayna olma hissini fark etmesidir. O, açıklamak için değil, yansıtmak için yazılmıştır.

Vazgeçişlerim terk edişlerim

Sabah her zamanki gibi erken kalkmış, günlüğümü yazmış, kahvemi yapmış, sonra Natsume Soseki'nin "Ardından" kitabını okumaya başlamıştım. Yüz elli sayfadan fazlasını okumuştum kitabın. 

Her gün sabah mutlaka yazdıktan sonra okurum. Son dönem sürekli Japon yazarlarına yöneldim. Yaz başından beri Ozuma Dazai, Tanizaki, Akutagava, Soseki, Ogai Mori, Yamamoto,  Mishima, Kawabata, Oe okuyordum. Haruki Murakami, Kazuo Ishiguro, Ryu Murakami'den sonra farklı bir dünya açıldı karşıma. 

Kierkegaard, Hegel, Oruç Aruoba, Piaget, Gödel

 Soren Kierkegaard günlüğüne yazdığı cümleler dikkatimi çekti:

"Önce Tanrı'nın krallığını arayın. Başka deyişle yapılacak ilk iş, spekülatif bilginin harici tuzaklarını biriktirmek değil de nsanın kendi içsel yaşantısını dönüştürmesidir. Hıristiyanlığın hakikati Alman metafizikçilerine tasavvurları için hammadde sağlamak değildir."

Tom Waits

Tom Waits. 1949 doğumlu. Hâlâ yaşıyor, şarkı söylüyor. Bana biraz Bukowski'yi çağrıştırıyor. Müzik yazarı Gary Graff, onun sesini şöyle ...